“Makineler düşünebilir mi?” sorusu yapay zekadaki teorik gelişmelerin hızlandığı yıllarda önem kazandı. Alan Turing’in 1950 tarihli “Hesap yapan makineler ve Zeka” makalesi doğrudan bu soruyu ele alıyor. Bu makalede ortaya attığı “Turing Testi” uzun yıllar yapay zeka alanının kutsal kasesi olarak görüldü.
Turing makalesine “makine” ve “düşünme” kelimelerinden insanların ne anladığına çok da önem vermemek gerektiğini söylerek başlıyor. Diğer türlü bilimsel bir yanıt elde edemeyiz, sokaklara çıkıp “Makineler düşünebilir mi?” diye anket yapmaya varır iş diyor. Soruya makul bir zeminde yanıt verebilmek için de Turing Testi’ni kurguluyor. Bu testte bir hakem bilgisayar ekranı üzerinden iki farklı kişiyle yazışıyor. Bunlardan birisi bir insan, diğeri ise bir bilgisayar. İkisi de hakemi kendisinin insan olduğunu ikna etmeye çalışıyor. Eğer hakem ortalamada %50’den fazla ihtimalle insanla bilgisayarı ayırt edemiyorsa, o zaman makineler düşünebilir demektir sonucuna varıyor Turing.
Bu fikir yapay zeka çalışmaları konusunda bir yol gösterici oldu, uzun zamandır konuşabilen algoritmalar üzerinde çalışıyoruz. Dahası “Eğer insan olmadığını anlayamadığımız bir yapay zeka ortaya çıkarsa ne yaparız?” sorusunu somutlaştırdığı, zeka ve düşünceden ne anladığımızı ortaya koyduğu için de çok önemli.
Turing’in dil becerisine sahip makinelerin düşünebildiğini ve dolayısıyla zeki olduğunu varsayması, oldukça köklü inançlarımızın bir yansıması. Aristo insanı “zoon logon echon” olarak tanımlamış, bu bazen “insan mantıklı hayvandır” diye çevirliyorsa da tam olarak “insan mantığı seslendiren hayvandır” demek. Bu fikir İslam felsefesinde “hayvan-ı natık” tanımlamasıyla benimsenmiş. Farabi ve İbn-i Sina gibi filozoflar dil ve düşüncenin ilişkisi üzerine detaylı tezler öne sürmüş. Hint geleneğinde (Trikandi – Vakyapadiya) “Dil her türlü bilginin kökenidir.” görüşü dile getirilmiş. Konfüçyüs’a “Herşeye yetkin olsaydı, ilk ne yapardın?” diye sormuşlar, “Önce kelimeleri düzeltirdim. Kelimeler doğru değilse, dil hakikatten kopar. Dil hakikatten koparsa hiçbir şey doğru yapılamaz.” demiş.
Dilin düşünceyi, mantığı ve insanı tanımlayan en önemli kavramlardan olduğu fikri farklı kültürler üzerinden modern zamanlara kadar aktarılmış. Turing’den bir kaç yıl önce Heiddeger “Varoluşun evi dildir. Bu evde insan yaşar. Düşünenler ve kelimelerle yaratanlar bu evin koruyucularıdır.” demiş.
Dilin sınırları konusunda en dikkat çekici muhalefet şerhi Tao Te Ching’den. İlk dizeler doğrudan bunu konu etmiş:
Söze dökülebilen yol, ebedi yol değildir;
Adlandırılabilen isim, ebedi isim değildir.
İsimsiz olan, yerin ve göğün başlangıcıdır.
İsimlendirilmiş olan, on bin şeyin anasıdır.
İlerleyen bölümlerde kelimelerin varoluşun bütünlüğünü bozduğunu ve yapay karşıtlıklar yarattığını anlatır, “Bilen söylemez, söyleyen bilmez” der. Bu fikir İslam felsefesinde de sıkça dile getirilir. Gazali, sarhoş olmanın tanımını bilmekle sarhoş olmanın farklı durumlar olduğunu söyler. Sarhoş olan kişi için sarhoşluğu anlatan kelimeler yetersiz ve gereksizdir. Mevlana “Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı, aşıklığı yine aşk şerh etti.” der. İbn-i Arabi’ye göre hakikat hakkında konuşan değil hakikat karşısında hayretten dili tutulan gerçek bilendir. Yunus Emre dilin ötesini “Dilsizler haberini, kulaksız dinleyesi / Dilsiz kulaksız sözün, can gerek anlayası” diye anlatır.
Bugün “Makineler insan gibi konuşabilir mi?” sorusunun manası kalmadı. Görüyoruz, gayet iyi konuşuyorlar. Bu insanın, düşüncenin ve zekanın ne olduğu konusundaki anlayışımızı sarstı. İlk başlarda büyük dil modellerinin eğitim verisindeki cümleleri allayıp pullayarak bize geri verdiği fikriyle (Stochastic Parrot) yapay zekanın konuşabilmesini hafife almak kolaydı. Zaten bu modeller çok basit akıl yürütmelerde çuvallıyor, büyük bir özgüvenle yalan yanlış şeyler söylüyorlardı. Fakat kısa zamanda işin rengi değişti. Daha 2024 yılında dil modellerini kandıran basit soruların bini bir paraydı. 2025 sonu itibariyle böyle örnekler bulmak imkansızlaşmaya başladı. Bu modellerin sadece lafazanlık yaptığını iddia etmek artık mümkün değil. Aynı bizim gibi problemleri parçalara bölüyor, her bir parçayı çözmek için uygun araçları kullanıyor ve parçaları bir araya getirerek tutarlı bir yanıt oluşturuyorlar.
Dil, düşünce ve zekaya fonksiyonel olarak bakıyorsak makinelerin konuştuğuna, düşündüğüne ve zeki olduğuna şüphe yok. Bu kanıya varmak için son yıllarda yükselen dalgayı beklemek zorunda da değildik. Zekaya problem çözme becerisi, düşünmeye problemleri bileşenlerine ayırıp bu parçaları mantık çerçevesinde biraraya getirme olarak bakarsak makineler 1950’lerden beri düşünüyor. 1970’lerde alanın önemli isimlerinden Djisktra “Makinelerin düşünüp düşünemediği sorusu, denizaltıların yüzüp yüzemediği sorusundan ilginç değil.” demiş. Bu gözlem soruyu büyük oranda zararsız hale getiriyor.
Fonksiyonel olarak denk olan iki süreç birbiriyle aynı anlama sahip olmayabilir. Denizaltının yüzmesiyle balığın yüzmesi, kuşun uçmasıyla uçağın uçması farklı şeyler. Dil, düşünce ve zekayı kültürümüzün derinlerinde insan olma deneyiminin ayrılmaz, bize özgü parçaları olarak anlamlandırdığımız için şimdi bunları makinelerle paylaşmak zor geliyor. Oysa “Makineler de düşünüyor, ama insanın düşünmesi başka bir şey.” demenin önünde bir engel yok.
Bunu gönül rahatlığıyla yapmanın önündeki engel zekanın toplumsal hayatımızdaki yeri sanıyorum. İnsan değerini düşünce, zeka ve sözler üzerine kurarsa o zaman makinelerin düşünmesi ihtimali büyük bir tehdite dönüşüyor. Kendimizi tanımladığımız değerler üzerinde yarattığı etki yüzünden yapay zeka yalnızca teknik bir konu değil. Bizi kendimizi dönüştürmeye zorlayan bir güç.

Leave a Reply